Yeni öğretim programlarıyla birlikte ölçme ve değerlendirme sistemlerinde de köklü değişiklikler yaşanıyor. Süreç odaklı değerlendirme anlayışının benimsenmesiyle birlikte, öğrencilerin gelişimini izlemeye yönelik daha kapsayıcı ve nitelikli ölçme araçları ön plana çıkmaya başladı.
Ancak uzmanlar, bu tür yapısal değişikliklerin yalnızca yönetmelik ve program düzeyinde kalmaması gerektiğini vurguluyor. Sahada etkili uygulamalar için uzun vadeli ve sistematik stratejilere ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Öğretmen eğitimi, sınıf içi uygulamalar ve ölçme-değerlendirme süreçleriyle birlikte, eğitim sisteminin tamamında planlı bir dönüşümün gerekliliği öne çıkıyor.
Dünyanın yapay zekâ, biyoteknoloji, kuantum bilişim ve uzay teknolojileri gibi alanlarda büyük bir değişim sürecinden geçtiğine dikkat çeken uzmanlar, Türkiye’nin bu dönüşümde etkin rol alabilmesi için özellikle fen bilimleri eğitimine öncelik verilmesi gerektiğini belirtiyor.
Türkiye, Fen Bilimleri ve Finansman Politikalarında Yeni Yol Ayrımında
PISA 2022 ve TIMSS 2023 verilerine göre Türkiye fen bilimleri alanında ilerleme kaydetti. Ancak bu gelişmelerin ulusal düzeyde doğrulanabilmesi için kapsamlı ve sürekli bir değerlendirme sistemine ihtiyaç duyuluyor.
LGS, TYT ve AYT gibi merkezi sınavların fen eğitiminin niteliğini tam olarak yansıtmadığına dikkat çeken uzmanlar, ABİDE araştırmasının öğrencilerin üst düzey düşünme becerilerini ölçmede önemli bir potansiyel taşıdığına işaret ediyor. Ancak bu araştırmanın kapsamının genişletilmesi ve bilimsel yöntemlerle güçlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Uzmanlara göre, eğitim politikalarının çağın ihtiyaçlarına uyumlu hale getirilmesinde ilk adım, öğrencilerin fen bilimlerindeki mevcut durumunu nesnel ve çok boyutlu bir şekilde analiz etmekten geçiyor. Bilim eğitimi, ulusal kalkınmanın stratejik bir parçası haline getirilmeli.
Politika süreçlerinde şeffaflık ve katılımcılık eksikliği
2024’te yapılan öğretim programı değişiklikleri dikkatle incelendiğinde, analiz, planlama ve uygulama aşamalarında çeşitli eksikliklerin olduğu görülüyor. Programın ihtiyaç analiz raporu kamuoyuyla zamanında paylaşılmazken, uluslararası örneklerle karşılaştırmalı bir dayanak sunulmadı. Pilot uygulama yapılmaması ise uygulamada karşılaşılabilecek sorunları artırma riski taşıyor.
Bu noktada, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı (TTKB) tarafından geliştirilen İzleme ve Değerlendirme Sistemi (TTKB-İDES) veri toplamak adına önemli bir araç olsa da, sistemin somut çıktılar üretmesi ve diğer politika alanlarına model olması gerektiği belirtiliyor.
Veriye dayalı ulusal izleme mekanizması ihtiyacı
Türkiye’de halen eğitim sistemine dair bütüncül ve sistematik bir ulusal veri altyapısı bulunmuyor. Bu durum, eğitim politikalarının bilimsel temellerle şekillendirilmesini zorlaştırıyor. PISA ve TIMSS gibi uluslararası değerlendirmelerin sonuçlarının ulusal ölçekte anlamlandırılamaması, kapsamlı bir referans noktası eksikliğine işaret ediyor.
Uzmanlar, kısa vadeli ve tepkisel düzenlemelerin yerine, veriye dayalı, sistematik ve uzun vadeli stratejilere geçilmesi gerektiğini belirtiyor.
Öğretmen yetiştirmede parçalı yaklaşım eleştirisi
2024’te öğretmen yetiştirme alanında atılan adımlar da tartışma yarattı. Millî Eğitim Akademisi’nin kurulması, MEB ve YÖK arasında yeterli koordinasyon sağlanmadan hayata geçirildi. Eğitim Fakülteleri ve YÖK’ün politika sürecine dahil edilmemesi, öğretmen yetiştirme politikalarının bilimsel temellerden uzak bir şekilde şekillendiği yönünde eleştirileri beraberinde getirdi.
Türkiye’de şu anda 97 eğitim fakültesinde yaklaşık 200 bin öğrenci öğretmenlik eğitimi alıyor. Ancak bu büyüme, arz-talep dengesizliği yaratarak öğretmen istihdamında yapısal sorunlara yol açıyor.
Bütçe artıyor ama yetmiyor: Eğitim finansmanı yetersiz
2024’te eğitim bütçesi 1 trilyon 620 milyar TL’ye yükseldi. Ancak enflasyonun etkisiyle bu artış reel anlamda sınırlı kalıyor. Türkiye’nin eğitime ayırdığı kamu kaynakları, GSYH’nin %3,94’ü ve merkezi yönetim bütçesinin %14,61’i ile uluslararası eşik değerlerin altında kalıyor. Oysa, UNESCO’ya göre ülkelerin GSYH’nin en az %4-6’sını eğitime ayırması gerekiyor.
Ayrıca, MEB bütçesinin %81’i personel giderlerine ayrılıyor. Yatırım ve gelişim faaliyetlerine yönlendirilebilecek kaynak sadece %19 ile sınırlı. Bu durum, yapısal dönüşüm, dijital altyapı ve müfredat değişikliği gibi maliyetli reformların sürdürülebilirliğini zorlaştırıyor.
Hanehalkının omzundaki yük artıyor
OECD verilerine göre Türkiye’de temel eğitim harcamalarının %76,6’sı kamu tarafından karşılanırken, bu oran OECD ortalamasında %93,3. Temel eğitimde hane halkı harcamalarının payı %18,8 ile OECD ortalamasının (%5,3) oldukça üzerinde. Ortaöğretimde de benzer bir tablo dikkat çekiyor.
Bu durum, ailelerin gelir düzeyine göre eğitim fırsatlarının değişmesine ve toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesine neden oluyor.
Öğrenci başına harcamada son sıralarda
Türkiye’de öğrenci başına yıllık eğitim harcaması 5.425 dolar. OECD ortalaması ise 14.209 dolar. Türkiye bu oranla, Meksika’dan sonra öğrenci başına en az harcama yapan ikinci ülke konumunda.
Ancak PISA 2022 sonuçları, Türkiye’nin bu düşük bütçeye rağmen 70 bin dolar altı harcama yapan ülkeler arasında en yüksek başarıya sahip olduğunu gösteriyor. Bu durum, Türkiye’nin eğitimdeki potansiyelini daha eşitlikçi ve verimli politikalarla desteklemesi halinde çok daha ileriye taşınabileceğini ortaya koyuyor.
