Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sponsorlu Bağlantılar


ata-yatirim


Advertisement

Paris’ten Hamburg’a… Avrupa’nın gençlerine ne oluyor?

Paris’ten Hamburg’a uzanan gençlik hareketleri, Avrupa’nın güçlü ekonomilerinin ardında büyüyen toplumsal huzursuzluğu gözler önüne seriyor. Hayat pahalılığı, gelecek kaygısı ve gelir eşitsizliği genç kuşakların tepkisini artırırken, lüks mağazaların ahşap panellerle kapatılan vitrinleri değişen Avrupa’nın çarpıcı bir sembolüne dönüşüyor. Refahın ve ekonomik istikrarın merkezi olarak görülen Avrupa’da gençlerin yükselen itirazları, yalnızca ekonomik sorunları değil, tüketim kültürünü, toplumsal aidiyeti ve geleceğe duyulan güveni de yeniden sorgulatıyor.

Paris’ten Hamburg’a uzanan gençlik hareketleri, Avrupa’nın güçlü ekonomilerinin ardında büyüyen

Paris’teki Gen Z protestolarının ardından Hamburg’da da benzer bir hareketlilik yaşanıyor. Aslında günlerdir şehirde bunun hazırlıkları vardı. Özellikle lüks alışveriş bölgelerinde alınan önlemler dikkat çekiciydi.

Hamburg’daki Neuer Wall, şehrin en şık ve pahalı alışveriş caddelerinden biri. Dünyaca ünlü lüks markaların mağazaları da burada. Paris’te yaşananların ardından caddedeki birçok mağaza vitrinlerini ahşap panellerle kapattı. Jungfernstieg çevresinde de benzer önlemler alındı. Özellikle kuyumcular ve lüks saat mağazaları tedbirlerini artırdı.

İlginçtir ki, Avrupa’nın en zengin şehirlerinden birinde, normalde ışıl ışıl vitrinleriyle dikkat çeken lüks mağazaların önünde şimdi ahşap paneller var. Birkaç gün öncesine kadar en pahalı çantaların, saatlerin sergilendiği vitrinler tamamen kapalı. Doğrusu, bu görüntü bile Avrupa’da yaşanan değişimi düşünmek için yeterince ilginç.

Hamburg’daki gençlerin gündeminde zorunlu askerlik tartışmaları, eğitim sistemi, hayat pahalılığı ve sosyal adalet gibi konular var. Almanya’nın farklı şehirlerinde de gençler benzer kaygılarla bir araya geliyor.

Fransa, Almanya… Avrupa’nın refahıyla, yaşam kalitesiyle, güçlü ekonomileriyle tanıdığımız ülkeler bunlar. Özellikle Almanya, yıllardır Avrupa ekonomisinin lokomotifi. Sanayisi, mühendisliği, üretim gücü ve ekonomik disipliniyle dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri.

İnsan ister istemez merak ediyor. Ne oluyor da bu ülkelerin gençleri geleceklerinden bu kadar şikayetçi? Üstelik dünyanın pek çok yerindeki gençlerin hayalini kurduğu yaşam koşullarına sahipken…

Almanya’ya biraz yakından bakınca aslında bu huzursuzluğun nedenlerini anlamak kolaylaşıyor.

Bir zamanlar ekonomik istikrarın neredeyse garantisi sayılan Almanya, bugün sanayide ciddi bir dönüşümün içinde. Enerji maliyetleri yüksek, Çin’le rekabet giderek zorlaşıyor. Ülkenin gururu olan otomotiv sektörü bile elektrikli araçlara geçişte sıkıntılar yaşıyor. Nüfus yaşlanıyor, ekonomik büyüme de eskisi kadar güçlü değil.

Bir de Avrupa’nın değişen demografik yapısı var. Almanya ve Fransa uzun yıllardır göç alan ülkeler. Farklı kültürlerden, dillerden ve geçmişlerden gelen insanların bir arada yaşaması, Avrupa toplumlarını da dönüştürüyor. Yaşlanan nüfusun karşısında göç, iş gücü açısından önemli bir ihtiyaç. Ama bu değişim beraberinde toplumsal uyum, aidiyet, kimlik ve fırsat eşitliği tartışmalarını da getiriyor. Özellikle genç kuşaklar açısından bakınca, artık yalnızca nasıl bir gelecekleri olacağını değil, nasıl bir toplumda yaşayacaklarını da sorguladıkları bir dönemden geçiyoruz.

Bir de gündelik hayat var tabii. Hamburg, Münih, Berlin gibi şehirlerde kiralar oldukça yüksek. Gençler iyi bir eğitim alsalar, çalışsalar, düzenli bir gelir elde etseler bile anne babalarının yaşadığı hayatı kurmakta zorlanabiliyor.

Oysa Almanya’da uzun yıllar güçlü bir anlayış vardı. İyi eğitim alırsın, çalışırsın, kurallara uyarsın ve karşılığını alırsın. Devlet seni korur, sistem işler, geleceğini planlayabilirsin.

Şimdi bu güven duygusu eskisi kadar güçlü değil.

Bence işin en düşündürücü tarafı da burada başlıyor.

Çünkü refah dediğimiz şey yalnızca kişi başına düşen gelirle, büyüme oranlarıyla ya da ekonomik göstergelerle açıklanamaz. İnsanların kendilerini ne kadar güvende hissettikleri, geleceğe ne kadar umutla bakabildikleri de en az bunlar kadar önemli.

Psikolojide göreli yoksunluk diye bir kavram var. İnsanlar hayatlarını yalnızca sahip olduklarına bakarak değerlendirmez. Başkalarının sahip olduklarıyla, kendi beklentileriyle ve hak ettiklerini düşündükleri hayatla da karşılaştırır.

Anne babanızın tek maaşla ev alabildiği, tatil yapabildiği, geleceğe daha rahat bakabildiği bir dönemin ardından siz iki maaşla bile ev sahibi olamıyorsanız, ister istemez bir şeyleri sorgularsınız.

Üstelik artık karşılaştırma yaptığımız dünya çok daha büyük.

Eskiden insan çevresindeki insanların hayatını görürdü. Şimdi telefonumuzu elimize aldığımız anda dünyanın en lüks evleri, en pahalı arabaları, en güzel tatilleri karşımıza çıkıyor. Sosyal medya bize sürekli başkalarının hayatını gösteriyor. Hem de çoğu zaman en gösterişli, en kusursuz görünen taraflarını.

Böyle olunca beklentiler de değişiyor. İnsanlar yalnızca daha iyi yaşamak istemiyor, gördükleri hayatlara da ulaşmak istiyor. Aradaki mesafe büyüdükçe hayal kırıklığı da artıyor.

Fransa’da protestoların aslında oldukça köklü bir geçmişi var. Fransızlar için sokağa çıkmak, hak aramak ve yönetime itiraz etmek toplumsal kültürün neredeyse bir parçası. 1789 Fransız Devrimi’nden 1968’deki öğrenci hareketlerine, 2018’de akaryakıt fiyatlarına tepkiyle başlayıp kısa sürede hayat pahalılığına ve ekonomik eşitsizliğe karşı genişleyen Sarı Yelekliler hareketine kadar uzanan uzun bir geçmişten söz ediyoruz. Özellikle Mayıs 1968’de öğrencilerin başlattığı protestoların milyonlarca işçinin katıldığı genel grevlere dönüşmesi, yalnızca Fransa’nın değil Avrupa’nın da toplumsal tarihinde önemli bir dönüm noktası. Fransız toplumunda hakların çoğu zaman mücadeleyle kazanıldığına dair güçlü bir tarihsel hafıza var. Bu yüzden bugün gençlerin sokaklarda olması Fransızlar için pek de yabancı bir görüntü sayılmaz. Değişen kuşaklar, talepler ve koşullar olsa da itiraz etme kültürü bir şekilde yaşamaya devam ediyor.

Fransa’nın bu köklü protesto kültürünün ve tarihsel hafızasının dışında, yaşanan olaylarda sosyolojik açıdan dikkatimi çeken bir başka ayrıntı daha var. Lüks markaların mağazalarının hedef alınması.

Evet, belki diyeceksiniz ki bir Rolex saat ele geçirse, satsa, kim bilir kaç aylık geçimini sağlar. Haksız da sayılmazsınız. Bir saatin fiyatının bazen bir insanın yıllık kazancını geçtiği bir dünyada yaşıyoruz.

Ama benim aklıma başka bir soru geliyor. Neden özellikle Rolex? Neden Hermès, Louis Vuitton ya da Chanel?

Çünkü bu markalar yalnızca çanta, saat ya da ayakkabı satmaz. Aynı zamanda zenginliği, ayrıcalığı, belli bir sosyal çevreye ait olmayı ve ulaşılması güç bir hayatı temsil eder.

İşin psikolojik tarafı bana oldukça ilginç geliyor.

Bir yandan kapitalizme, gelir eşitsizliğine ve tüketim kültürüne tepki gösterilirken diğer yandan aynı düzenin en güçlü statü sembolleri hâlâ bu kadar arzu ediliyor.

İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba gerçekten bu tüketim kültüründen uzaklaşmak mı istiyoruz, yoksa onun bize vaat ettiği hayata ulaşamadığımız için mi öfkeleniyoruz?

Tabii herkesin aynı düşünceyle hareket ettiğini söyleyemeyiz. Kimi ekonomik bir fırsat görür, kimi toplumsal eşitsizliğe tepki duyar, kimi de kalabalığın psikolojisiyle hareket eder. İnsan davranışlarını tek bir nedene bağlamak pek mümkün değil.

Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün ayrım kavramı da tam burada aklıma geliyor. Bourdieu, tüketim tercihlerimizin yalnızca ihtiyaçlarımızla ilgili olmadığını, toplumsal konumumuzla ve kendimizi başkalarından nasıl ayırdığımızla da ilişkili olduğunu anlatır.

Sonuçta bir çantadan bahsediyoruz. İçine koyacağınız eşyalar aynı, gördüğü iş aynı. Ama üzerindeki logo değiştiğinde fiyatı da insanların ona yüklediği anlam da bambaşka olur.

Aslında satın aldığımız şey bazen ürünün kendisinden çok, o ürünün bize hissettirdiği statüdür.

Bir de bütün bunların Gen Z tarafı var.

Bu kuşak dünyayı çok daha hızlı izliyor. Paris’te yaşanan bir olay birkaç saniye sonra Hamburg’daki bir gencin telefonuna düşüyor. Farklı ülkelerde yaşayan gençler birbirlerinin sorunlarını görüyor, benzer kaygıları paylaşıyor, birbirlerinin tepkilerinden etkileniyor.

Sosyal medya bu duyguların yayılmasını da hızlandırıyor. Bir ülkede başlayan tartışma kısa sürede başka ülkelerde de karşılık bulabiliyor. Elbette her protestonun nedeni ve koşulları aynı değil. Ama gençlerin geleceğe ilişkin kaygılarında giderek daha fazla ortak nokta var.

Bütün bunları izlerken Avrupa’nın yalnızca ekonomik bir dönüşüm yaşamadığını düşünüyorum. Toplumların geleceğe duyduğu güven de değişiyor.

Bütün bunları düşünürken Hamburg’un o şık alışveriş caddelerinden birinde yürüyorum.

Avrupa hâlâ dünyanın en yüksek yaşam standartlarına sahip bölgelerinden biri. Ama belli ki burada da toplumların beklentileri, kaygıları ve geleceğe bakışları değişiyor.

Bazen bu değişimi anlamak için uzun uzun ekonomik raporları okumaya gerek kalmıyor. Hamburg’un sokaklarında yürürken bile pek çok şeyi fark edebiliyor insan.

Kaynak: Pierre Bourdieu, Ayrım: Zevk Yargısının Sosyal Eleştirisi (Distinction: A Social Critique of the Judgement of Taste, İngilizce, 1984; La Distinction: Critique sociale du jugement, Fransızca, 1979).