Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sponsorlu Bağlantılar


sigorta-haftasi

ata-yatirim


Advertisement

Sahneye çıkan öteki ben

Beyoncé’nin sahnedeki hali Sasha Fierce, Zendaya’nın kırmızı halıya çıkan hali “kendi Sasha Fierce’ı.” İkisi de aynı şeyi söylüyor. Bazı anlarda kendimizin daha cesur bir versiyonuna ihtiyacımız var. Peki bu sadece ünlülerin işi mi, yoksa herkesin toplantı odasına girerken yapabileceği bir şey mi?

Beyoncé'nin sahnedeki hali Sasha Fierce, Zendaya'nın kırmızı halıya çıkan hali

Hepimizin kendimizle ilgili ezberlediği birkaç cümle var.

“Ben topluluk önünde gerilirim.”

“Kalabalıkta sesim çıkmaz.”

“Fikirlerimi yeterince iyi anlatamam.”

“Liderlik bana göre değil.”

Bunları o kadar sık söylüyoruz ki bir süre sonra fikir olmaktan çıkıp kimliğimizin parçası haline geliyorlar. Sonra ne oluyor? Toplantıda söyleyecek sözümüz olduğu halde bekliyoruz. Cümleyi kafamızda biraz daha düzeltelim derken konu değişiyor. Birkaç dakika sonra aynı fikir daha yüksek sesle başka biri tarafından söyleniyor. Biz de içimizden “Ben de tam bunu söyleyecektim” diyoruz.

Alter ego meselesi son zamanlarda karşıma sık çıkıyor. Yöntem kabaca şöyle işliyor: kendine bir karakter yarat, ona bir isim ver, nasıl yürüdüğünü, nasıl konuştuğunu kurgula, zorlandığın anlarda o ol.

Kulağa ilk anda oyunculuk kursu gibi geliyor. İnsan önemli bir toplantıya hazırlanırken sunumla mı uğraşsın, kendine yeni bir karakter mi yazsın? Ama sonra düşününce o kadar da yabancı bir şey olmadığını fark ediyorum. Çünkü zaten hepimiz ortama göre değişiyoruz. Yakın bir arkadaşımızla konuşurken başka, hiç tanımadığımız insanların karşısında başka türlü davranıyoruz. Bilgimiz aynı kalıyor ama sesimiz, bedenimiz, hatta seçtiğimiz kelimeler bile değişiyor.

Alter ego denilen şey de aslında sıfırdan yeni bir insan yaratmak değil. İçimizde bulunan ama bazı ortamlarda geri çekilen bir tarafı biraz öne almak.

Beyoncé bunun en çok bilinen örneklerinden biri. Sahnedeki daha cesur ve daha özgür haline Sasha Fierce adını veriyor. 2008’de, I Am… Sasha Fierce albümünden önce, bu karakterin sahnedeki Beyoncé ile günlük hayatındaki Beyoncé arasına bir koruma alanı koyduğunu anlatıyor. Kalabalığın karşısına Sasha Fierce çıkıyor. Daha sakin ve daha mahrem olan tarafı ise geride kalabiliyor.

İşin güzel tarafı şu. Beyoncé yıllar sonra artık Sasha Fierce’a ihtiyacı olmadığını söylüyor. Çünkü başlangıçta rol gibi duran o taraf zamanla kendisine karışıyor. Yani önce karakter davranışı taşıyor, sonra davranış karaktere yerleşiyor.

Kobe Bryant da benzer bir şeyi Black Mamba ile yapıyor. Özel hayatında yaşadığı karmaşayı sahadaki görevinden ayırmak için bu kimliği kullandığını anlatıyor. Sahaya çıktığında sorunlar kaybolmuyor elbette. Yalnızca o sırada hangisine bakacağını seçiyor. Bazen ihtiyacımız olan şey korkunun geçmesi değil zaten. Korku oradayken de yapmamız gerekeni yapabilmek.

Zendaya’nın anlattığı ise bana daha tanıdık geliyor. Vogue’a verdiği röportajda kırmızı halıya çıkan hali için “O benim içime giren farklı bir varlık, kendi Sasha Fierce’ım” diyor. Sonra “O benim yerime geçip kırmızı halıda yürüyor” diye ekliyor.

Bunu okuyunca gözümde hemen o görüntü canlanıyor. Yüzlerce kamera, herkesin baktığı birkaç dakikalık bir yürüyüş, ertesi gün dünyanın dört bir yanında yayımlanacak fotoğraflar… Evde koltuğunda oturan Zendaya ile o kırmızı halıda yürüyen Zendaya elbette aynı kadın. Ama o anda kendisinin başka bir yanını öne çıkarıyor. Kıyafet, makyaj ve hazırlanma süreci de ona bu geçişi hatırlatıyor.

Peki bu sadece ünlülerin kendilerini daha ilginç anlatma biçimi mi, yoksa psikolojide gerçekten bir karşılığı var mı? Bir karşılığı var. Fakat sosyal medyada anlatıldığı kadar parlak ve kolay değil.

Psikolog Ethan Kross ve arkadaşlarının çalışmaları, insanın stresli bir anda kendisine biraz uzaktan bakmasının duygularını düzenlemesine yardım edebildiğini gösteriyor. Mesela “Ben bu konuşmayı nasıl yapacağım?” diye sorduğumda doğrudan kaygımın içine düşüyorum. “Özge bu konuşmada neye odaklanmalı?” dediğimde ise kendime dışarıdan bakmaya başlıyorum. Soru çok küçük değişiyor ama zihindeki mesafe büyüyor.

Aslında bunu günlük hayatta sık sık yapıyoruz. Bir arkadaşımız aynı sorunu yaşadığında ne söylemesi gerektiğini, nerede durması gerektiğini gayet iyi görüyoruz. Konu kendimiz olunca bütün o berraklık bir anda kayboluyor. Çünkü dışarıdan baktığımızda tabloyu, içerideyken yalnızca duyguyu görüyoruz.

Alter ego burada işe yarayabiliyor. Kaygıyı ortadan kaldırmıyor ama kaygıyla aramıza biraz mesafe koyuyor.

Daphna Oyserman’ın kimlik temelli motivasyon çalışmaları da konunun başka bir tarafını açıklıyor. Kimlik sandığımız kadar sabit değil. İçinde bulunduğumuz ortam, kendimizin hangi yönünü hatırladığımızı etkiliyor. Kendimizi o anda nasıl tanımlıyorsak, bazı davranışlar bize daha doğal geliyor.

Örneğin kendini “sunum yaparken gerilen biri” olarak gören kişi konuşurken sürekli kendisini kontrol ediyor. Sesim titriyor mu? Çok mu hızlı konuşuyorum? İnsanlar sıkıldı mı? Kendini “bu konuyu bilen ve anlatmak için burada bulunan kişi” olarak gördüğünde ise dikkati yaptığı işe dönüyor. Bilgi aynı bilgi. Kişi aynı kişi. Ama zihninde oturduğu koltuk değişiyor.

Buraya kadar her şey kulağa hoş geliyor. Yine de alter ego fikrinin etrafında dolaşan bazı iddialara mesafeli durmak gerekiyor. Mesela davranışlarımızın yüzde 95’ini bilinçaltının yönettiği söyleniyor. Bu oran o kadar çok tekrarlanıyor ki bilimsel bir gerçek sanılıyor. Oysa insan davranışının tamamını ölçüp böyle kesin bir yüzdeye ulaşan güvenilir bir çalışma yok.

Elbette alışkanlıklarımız, geçmiş deneyimlerimiz ve çevremizdeki küçük işaretler kararlarımızı etkiliyor. Sabah kahveyi düşünmeden hazırlıyoruz, telefon elimizin altında olduğunda fark etmeden ekrana uzanıyoruz. Ama zihni yüzde 5 bilinç ve yüzde 95 bilinçaltı diye bölmek bilimden çok iyi pazarlanmış bir formüle benziyor.

Kıyafet konusunda da fazla iddialı cümleler kuruluyor. “Enclothed cognition” adı verilen yaklaşım, üzerimizdeki kıyafetin taşıdığı anlamın düşünme ve davranma biçimimizi etkileyebileceğini öne sürüyor. İlk araştırmalar epey ilgi çekiyor. Fakat daha sonra yapılan çalışmalarda aynı sonuçlar her zaman ortaya çıkmıyor.

Yani kırmızı bir ruj, iyi dikilmiş bir ceket ya da özel bir yüzük bizi bir anda başka birine dönüştürmüyor. Keşke bazı sabahlar bu kadar kolay olsa. Yine de bu eşyalar birer hatırlatıcı olabiliyor. O ceketi önemli görüşmelerde giyiyorsak bize daha dik durmayı hatırlatıyor. Belirli bir şarkıyı sahneye çıkmadan önce dinliyorsak zihnimiz zamanla o şarkıyla hazırlanma anını birbirine bağlıyor. Etki ceketin kumaşında ya da yüzüğün taşında değil, bizim ona verdiğimiz anlamda oluşuyor.

Kurumsal hayatta bunun karşılığı çok fazla. Konusuna hakim olduğu halde üst yönetimin karşısında sesi küçülen uzmanları hepimiz görüyoruz. Toplantıda fikrini söylemeyip aynı fikir bir başkasından çıkınca sessizce dinleyen yöneticiler var. Kamera açılınca hızlanan, itiraz edeceği yerde cümlesini yumuşatan, başarılarını anlatırken neredeyse özür dileyen insanlar var.

Çoğu zaman eksik olan bilgi değil. İnsan odaya kendi zihninde biraz küçük giriyor.

Belki alter egoyu burada kullanmak mümkün. Ama ben bunu büyük bir dönüşüm hikayesine çevirmek yerine küçük bir davranış deneyi olarak görmeyi daha gerçekçi buluyorum. “Daha özgüvenli olacağım” çok büyük ve belirsiz bir hedef. “Toplantının ilk on dakikasında fikrimi söyleyeceğim” ise son derece açık. “Toplantıda güçlü görüneceğim” yerine “Sözüm kesildiğinde cümlemi tamamlayacağım” demek de öyle.

İnsan böyle küçük davranışları tekrarladıkça kendisi hakkında yeni kanıtlar toplamaya başlıyor. Bir toplantıda sözünü tamamlıyor. Başka bir toplantıda fikrini cümlesini yumuşatmadan söylüyor. Bir sunumda sesi titrese bile konuşmasına devam ediyor. Sonra yavaş yavaş “Ben bunu yapamam” cümlesinin yerine başka bir cümle geliyor. “Aslında yapabiliyorum.”

Bence alter egonun işe yaradığı yer tam olarak burası. Bir süreliğine rol yapmak değil, kullanmaya çekindiğimiz bir tarafımızı prova etmek. Davranış yerleştikçe karaktere verilen isim de önemini kaybediyor. Beyoncé’nin bir süre sonra Sasha Fierce’a ihtiyaç duymaması gibi.

Tabii bunun da bir sınırı var. Alter ego kendimizden utandığımız için taktığımız bir maskeye dönüşürse bizi güçlendirmek yerine yoruyor.

Ama bir yerde bu iş tersine dönüyor. Diyelim ki biri her toplantıya “asla hata kabul etmeyen lider” kostümüyle giriyor. Bir süre işe yarıyor, ekip ona güveniyor, o da role alışıyor. Ta ki gerçekten yanıldığı bir an gelene kadar. O anda söylemesi gereken tek şey “haklısınız, ben yanıldım.” Ama kostüm buna izin vermiyor. Çünkü rolün kuralı belli: hep haklı, hep kontrollü. Sonunda kişi hatayı düzeltmek yerine saklamayı seçiyor, çünkü maskeyi çıkarmak rolü kaybetmek gibi geliyor. İşte alter ego tam burada tuzağa dönüşüyor: bizi güçlendirmesi gereken şey, gerçek halimizi gizlediğimiz bir yere dönüşüyor.

Sürekli güçlü görünmeye çalışmak, korkuyu saklamak ya da kırılganlığı başarısızlık saymak insanı kendisinden uzaklaştırıyor. Amaç kaygılı tarafımızı susturmak değil. Onun her önemli anda direksiyona geçmesini engellemek.

Aradaki fark aslında niyette gizli. Sağlıklı bir alter ego, kendimizden kaçmak için değil, kendimize daha çok yaklaşmak için kuruluyor. Mesela biri toplantıda “keşke sesim çıksa” demek yerine “bugün ilk on dakikada konuşacağım” dediğinde, ödünç aldığı cesareti gerçek bir davranışa çeviriyor demektir. Ama biri her seferinde “kimse kırılgan olduğumu görmesin” diye kalkanlanıyorsa, orada ödünç alınan şey cesaret değil, saklanma biçimi oluyor. Bu ayrımı unutmadığımız sürece alter ego bizi kendimizden uzaklaştırmıyor, tam tersine bize kendimizi hatırlatıyor.

Sonuçta hepimizin içinde birden fazla ses var. Biri beklemek istiyor, diğeri söz almak. Biri herkesi memnun etmeye çalışıyor, diğeri sınırını koruyor. Biri geri çekiliyor, diğeri “Ben buradayım” diyor. Aslında yeni bir insan yaratmamız gerekmiyor. Yalnızca önemli bir kapıdan içeri girerken bu seslerden hangisini yanımıza alacağımızı seçmemiz gerekiyor.