2008 yılında hayata geçirilen sosyal güvenlik reformunun en önemli ögelerinden biri tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sosyal güvenlik sistemine dahil edilmesiydi. Yeni sistemde SGK’nın finanse ettiği sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanmak için sigortalı ya da ‘yeşil kart’ sahibi olmak gerekmeyecek, buna karşılık maddi durumu uygun olan tüm vatandaşlar bir miktar sigorta primi ödemek zorunda kalacaktı. İlgili kanunda yer alan prim ödeme zorunluluğu 2012 yılında yürürlüğe girdi, ancak aradan geçen yıllar içinde bu primlerin tahsilatı büyük oranda gerçekleşmedi.
Bunun başlıca sebebi Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’na bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla yapılan ‘gelir testi’ne giren vatandaşların çoğunluğunun yeterli gelire sahip olmadığının tespit edilmesi ve prim ödemelerinden muaf tutulmaları. Kişi başına düşen gelirin brüt asgari ücretin üçte birinden az olduğu hanelerde yaşayan kişiler prim ödemiyorlar. Gelir testine girmeyen kişilerin önemli bir bölümü de gelecekte prim affı çıkacağı ya da sağlık sigortası hizmetinden bir şekilde faydalanabilecekleri düşüncesiyle primlerini yatırmıyorlar. Nitekim, prim borçlarına ilişkin çeşitli af uygulamalarının yanı sıra, prim borcu olan vatandaşların da kamusal sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesine yönelik her yıl başında yenilenen kararlar, sistemin devlet için yeterli gelir yaratmayan bir biçimde bugüne kadar gelmesini sağladı.

Geçtiğimiz günlerde bir Cumhurbaşkanı kararıyla aylık GSS priminin brüt asgari ücretin yüzde 3’ünden yüzde 6’sına çıkarılması ise olumsuz tepkilere yol açtı. Şu an itibarıyla 1.560 liraya çıkan aylık prim ödemesinin yeni yılda asgari ücrete yapılacak zam sonrasında 2 bin liraya yaklaşması bekleniyor. Söz konusu aylık prim miktarı yolu hastane ve aile sağlık merkezlerine nadiren düşen genç ve bekar bir insan için yüksek olsa da, evli ve çocuklu biri için makul bir bedel. Zira sağlık hizmetlerinden sadece ödemeyi yapan kişi değil, bakmakla yükümlü olduğu tüm aile bireyleri faydalanabiliyor.
Ayda 1.560 liralık GSS primi, sigortalı çalışanların ödemekte olduğu sağlık sigortası primleriyle karşılatırıldığında da nispeten makul görünüyor. Sigortalı çalışanların GSS primi brüt maaşlarının yüzde 12,5’i olarak belirlenmiş durumda. Bunun yüzde 5’lik kısmı çalışandan kesiliyor, yüzde 7,5’lik kısmı ise işveren katkısı. Üstelik çalışan kişilerin maaşları arttıkça, oransal olarak hesaplanan sigorta primleri de artıyor. Örneğin, brüt maaşı 100 bin lira olan bir kişi ayda 12.500 lira sağlık primi ödüyor. “Benim özel sağlık sigortam var, devlet hastanesine gitmiyorum”, ya da “ben bekarım; sağlık hizmetlerinden nadiren yararlanıyorum” deme şansı yok sigortalı çalışanların.
Yukarıdaki bilgiler ışığında Genel Sağlık Sigortası priminin asgari ücretin yüzde 6’sı olarak belirlenmesi çok “fahiş” görünmemekle birlikte, uygulamadaki sorunların giderilmesi önemli.
Örneğin, hem gelir testine girmeyip hem de prim ödemeyenlerin sağlık hizmetlerinden faydalanabilmesi, kanunlara uyarak primini ödeyen vatandaşların cezalandırılması anlamına geliyor. Mezuniyet sonrası iş bulamamış ve aileleriyle yaşamaya devam eden gençlere, ailelerinin gelirleri dikkate alınarak prim borcu çıkarılması da gençlerin zaten zor olan hayatını daha da zorlaştıran bir uygulama. Ailelerin sahip olduğu taşınmazların pratikte gelir getirip getirmediğine bakılmaksızın hanehalkı geliri hesabına dahil edilmesi de oldukça tartışmalı bir usul.

GSS ile ilgili – keyfi olarak prim ödemeyenlerin hizmet almaya devam etmesi gibi – popülist uygulamaların sonlandırılması, buna karşılık prim muafiyeti kriterlerinin daha gerçekçi bir şekilde revize edilmesi ve aylık prim miktarının bakmakla yükümlü olunan kişi sayısına göre belirlenmesi sistemin çok daha adaletli olmasını sağlayacaktır. Lise ya da üniversite mezuniyetinin üzerinden 2 yıldan fazla geçen ve bireysel geliri olmayan bir gencin, 40 yaşında 3 çocuk sahibi bir aile reisiyle aynı miktarda sağlık sigortası primi ödemesi hiç anlamlı değil.

Bu yazıyı yazarken 2015 yılında İktisat ve Toplum dergisinde yazdığım GSS yazısını hatırladım. Bu vesileyle İktisat ve Toplum’un 14 Ekim tarihinde vefat eden kurucusu ve editörü değerli akademisyen Prof. Ömer Faruk Çolak’ı saygıyla anıyorum.
