Türkiye’nin geleceğini konuşurken çoğu zaman enflasyonu, faizi, rezervleri ya da kısa vadeli büyüme rakamlarını tartışıyoruz. Oysa geçen gün bir grup ekonomi gazetecisi meslektaşımla birlikte yaptığımız buluşmada, masaya çok daha uzun vadeli ve hayati bir başlık yatırıldı: Demografi.
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası Kıdemli Araştırma Ekonomisti ve King’s College London öğretim üyesi Doç. Dr. Cevat Giray Aksoy ile bir araya geldik.
Aksoy’a jeopolitik gerginlikleri, küresel ticaret savaşlarını, altını, rezerv para Amerikan Doları’nı, kripto paraları sorduk. Ancak sohbetimizin en önemli kısmını Türkiye’nin yaşlanan nüfusu oluşturdu diyebilirim.
Sessiz ama derin bir kırılma
Aksoy’un altını çizdiği temel mesele şu: Türkiye’nin demografik yapısı sessiz ama derin bir dönüşümden geçiyor. Bugün hâlâ “Avrupa’nın en genç ülkesi” söylemi kulağa hoş geliyor. Nitekim Eurostat verilerine göre Türkiye, 34,4 ortanca yaş ile Avrupa Birliği’nin en genç ülkesi konumunda.
Ancak fotoğrafın tamamına bakıldığında tablo o kadar rahatlatıcı değil. Doğurganlık oranı 2024 itibarıyla 1.48’e gerilemiş durumda. Bu, nüfusun kendini yenileme eşiğinin (2.1) oldukça altında. Aksoy’un hesaplamalarına göre mevcut eğilim sürerse, 2050 sonrası dönemde kişi başına gelir artış hızı her yıl ortalama yüzde 0,15 daha düşük gerçekleşebilir.
Yüzde 0,15 ilk bakışta küçük bir rakam gibi görünebilir. Ama bunu 20–30 yıllık bir döneme yaydığınızda, bileşik etkiyle ortaya çıkacak gelir kaybı ciddi boyutlara ulaşır. Yani mesele sadece kaç çocuk doğduğu değil; doğrudan refah artış hızımız.
Demografik primden demografik yüke
Aksoy’un önemli bir tespiti daha var: Türkiye hâlâ demografik prim döneminin son fazlarını yaşıyor. 2024–2050 arasında mevcut nüfus yapısı kişi başına gelir büyümesine ortalama 0.1 puanlık katkı sağlayabilir. Ancak bu pencere hızla daralıyor.
Bugün çalışma çağındaki nüfus toplamın yüzde 68,4’ünü oluşturuyor. Bu büyük bir avantaj. Fakat 0–14 yaş grubunun payı gerilerken, 65 yaş ve üzeri nüfusun oranı yükseliyor. Bazı illerde yaşlı nüfus oranı yüzde 20’yi aşmış durumda. Bu da bağımlılık oranının artması, sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarının yükselmesi ve üretken nüfus üzerindeki yükün ağırlaşması anlamına geliyor.
Aksoy’un ifadesiyle Türkiye bir demografik dönüm noktasına girmiş durumda. Genç nüfus penceresi, tahmin edilenden daha erken kapanabilir.
Teşvikler neyi değiştiriyor?
Sohbetimizde doğurganlığı artırmaya yönelik politikalar da gündeme geldi. Avrupa’da farklı örnekler var. Kimi ülkeler güçlü mali teşvikler sunuyor, kimi ülkeler çocuk bakım altyapısını ve iş–yaşam dengesini güçlendiriyor.
Aksoy’un vurgusu net: Sadece nakit teşvikler çoğu zaman doğumları öne çekiyor, ama toplam çocuk sayısını kalıcı biçimde artırmakta sınırlı kalıyor. Asıl belirleyici olan; kadınların işgücüne katılımını destekleyen, çocuk bakım hizmetlerini erişilebilir kılan ve kariyer ile aile hayatı arasında gerçek bir denge kuran yapısal düzenlemeler.
Yani mesele sadece “kaç lira destek verildiği” değil; nasıl bir kurumsal çerçeve inşa edildiği.
Asıl anahtar: Verimlilik
Aksoy’un en kritik mesajı belki de şu: Demografik avantaj zayıflarken büyümeyi sürdürebilmenin tek yolu verimlilik artışı ve işgücüne katılımın güçlendirilmesi.
Daha yüksek katma değerli üretim, eğitim kalitesinin artırılması, kadınların ve gençlerin işgücüne daha güçlü katılımı, kayıt dışılığın azaltılması… Bunlar artık tercih değil, zorunluluk.
Çünkü nüfus yapısı bir kez değişmeye başladığında geri çevirmek son derece zor. Demografi, ekonomi politikalarının en yavaş ama en güçlü belirleyicilerinden biri.
Karar alıcılar olayın ciddiyetinin farkında mı?
Türkiye’nin genç nüfus avantajını yitirdiği ve giderek yaşlandığı son yıllarda sıkça dile getiriliyor. Ancak bunu önleyecek herhangi bir güçlü adım atıldığını göremiyoruz.
Aile Yılı dendi, vaatler havada kaldı.
Bir örnek verelim…
Doğum izninin 16 haftadan 24 haftaya çıkarılması gündeme geldi.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, ocak ayının başında yaptığı açıklamada bakanlığın doğum iznli ile ilgili çalışmayı bitirdiğini ve yakında konunun Meclis’in gündemine alınacağını belirtmişti.
Aradan 2 ay geçti ancak herhangi bir yasa Meclis’in gündemine gelmedi.
Anneler 2-2,5 aylık bebeklerini bırakıp işe dönmek zorunda kalıyor. Sırf bu yüzden bile insanlar çocuk sahibi olmayı öteliyorlar, ikinci çocuğu düşünmüyorlar.
Aile kurmayı, çocuk sahibi olmayı teşvik edici adımlar neden atılmıyor?
Cevat Giray Aksoy ile sohbetimiz bitip masadan kalkarken aklımda aynı soru vardı: Bu uyarılar yeterince duyulacak mı?
Kısa vadeli gündemlerin arasında, 2050 sonrasını konuşmaya ne kadar alan açabileceğiz? Şimdiki ve gelecekteki ekonomi yönetimleri bu demografik dönüşümü stratejik planlamanın merkezine koyacak mı?
Cevat Giray Aksoy’un söyledikleri akademik bir egzersiz değil. Türkiye’nin refah patikasına dair güçlü bir uyarı.
Genç, çalışkan ve uluslararası alanda önemli kurumlarda görev alan bir isim. Akademi ile politika dünyası arasında güçlü bir köprü kuruyor. Anlattıkları, günü kurtarmaya değil, ülkenin 20–30 yıl sonrasına odaklanıyor. Ve açık söylemek gerekir ki, söyledikleri dikkatle dinlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Umarım bu uyarılar sadece bir toplantı notu olarak kalmaz. Çünkü bugün atılmayan adımların bedeli, yarının büyüme hızında, gelir seviyesinde ve toplumsal refahında karşımıza çıkacak.
Demografi yavaş işler ama sonuçları çok hızlı hissedilir.
