Ana Sayfa Arama Yazarlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sponsorlu Bağlantılar



ata-yatirim

Advertisement

Kırıldığın yerden gelişmek ve yeni bir ‘sen’ yaratmak

Hayat, bizi sadece planlarımızla değil, dayanıklılığımızla da sınar. Bazı anlar vardır ki yaşananalar, kişinin varoluşuna dair tüm tanımlarını yerinden oynatır. Önemli olan sadece “atlatmak” değil, bu sarsıntıdan sonra kendini nasıl ve ne ile yeniden şekillendireceğidir. Psikolojide “post-travmatik büyüme” olarak tanımlanan bu dönüşüm, yaşananların içinden anlam, güç ve yeniden var olma iradesi çıkarabilenlerin hikayesidir.

Hayat, bizi sadece planlarımızla değil, dayanıklılığımızla da sınar. Bazı anlar

Bazen hayat, hiç hazırlıklı olmadığımız yerlerden vurur bizi.
Beklenmeyen bir kayıp, ansızın gelen bir hayal kırıklığı, ruhunu altüst eden bir hastalık, yıllarca emek verdiğin işin sona ermesi ya da sadece içimizde sessizce büyüyen bir boşluk…
Herkesin kırılma noktası farklıdır ama ortak olan bir şey var: “O” an geldiğinde hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı hissi.

Birçok insan “Nasıl atlatacağım?” diye sorar kendine.
Ama aslında asıl soru, “Bu hikâyeden kim olarak çıkacağım?” olmalı.
Çünkü iyileşmek, sadece eski hâline dönmek değildir.
Bazen eski “sen” artık orada yoktur.
Ve yapabileceğin en güçlü hamle, atabileceğin en cesur adım, yeni bir “sen” yaratmaktır — kendi gelişmiş versiyonunu…

Psikolojide bu duruma “Post-Traumatic Growth (PTG)” deniyor.
Türkçesiyle “travma sonrası büyüme.”
Yani yaşadığın zorluk seni yıkmak yerine, daha dirençli ve daha anlamlı bir hayata taşıyor.

Richard Tedeschi ve Lawrence Calhoun’un (1996) bu kavramı tanımladıkları çalışmalarında verdikleri mesaj çok net:
Travma sonrası insanlar kimi zaman daha güçlü ilişkiler kuruyor, hayatın anlamını daha çok sorguluyor ve kendilerinde daha önce hiç fark etmedikleri bir potansiyeli ortaya çıkarıyorlar.

Bu noktada, Viktor Frankl’ın Man’s Search for Meaning kitabında belirttiği gibi:
İnsan, zor şartlar altında bile yaşama anlam yükleyebilme yetisi sayesinde varoluşsal bir güç kazanır.
Bu da travmanın ardından gelen büyümenin temel taşlarından biridir.

Büyümenin beş temel yönü vardır ve çoğu zaman zor deneyimlerin ardından işte bu beş yeni bakış açısı ortaya çıkar:

1. Kişisel güç:
“Ben bunu da atlattıysam, başka neyi başaramam ki?” dedirten bir içsel direnç oluşur.
Artık o eski kırılgan kişi değilsindir.

2. Yeni olasılıkların farkına varmak:
Hayatın başka yolları, başka ihtimalleri olduğunu görürsün.
B planı, C planı… Belki de hayatının gerçek anlamı onlardır.

3. Daha derin ilişkiler:
Bazı insanlar gider, bazıları kalır.
Ama kalanlarla olan bağların daha sahici, daha derin olur.

4. Hayatın değerini yeniden kavramak:
Güneşin doğuşu, bir dostun sesi ya da sokakta gördüğün bir kedi…
Küçük şeyler yeniden anlam kazanır.

5. Varoluşsal veya spiritüel gelişim:
Belki bir inanç, belki de sadece kendinle daha fazla temasta olma hâli…
O iç ses artık daha duyulur hâle gelir.

Ama tüm bu değişimler sihirli bir şekilde olmaz.
Hissettiğin o üzüntüyü yaşa sonuna kadar; acısını çek, yasını tut ve bir yerde bitir.
Ve o andan itibaren yeniden ayağa kalkmayı bil.

Tam bu aşamada, zihnini dağıtmak ya da kendini avutmak için değil, kendini yeniden inşa etmek için bir “uğraş” gerekir.
Travmatik ya da üzücü bir durumdan çıkmanın en iyi yollarından biri — hatta bence en iyisi — kendini inandığın bir işle meşgul etmektir.

“Bir hobi edin, seramik kursuna git, resim yap, örgü ör vs.” demiyorum.
Tabii ki onlar da bir ölçüde iyi gelebilir ama burada kastettiğim şey şu:
Yaptığın iş neyse, hayatındaki gerçek sorumluluk her neyse, onunla ilgili bir adım ileri gitmek.

Belki yarım bıraktığın o projeye geri dönmek.
Belki yıllardır ertelediğin o küçük adımı atmak.
Belki de hiç cesaret edemediğin o işi kurmak.

Çünkü zamanla başarmanın hazzı, hayatta eksikliğini hissettiğin her şeyin yükünü biraz hafifletecek.
Kısacası, kartları tekrar dağıtıp oyunu yeniden kurmak şart!

Brené Brown’un Rising Strong kitabında dediği gibi:
“Yüzüstü düştüğümüz yer, ayağa kalkmayı öğrendiğimiz yerdir.”
Ve evet, bu kalkış bazen ağlayarak, bazen susarak, bazen de kelimelere sığınarak olur.
Ama olur.

Çünkü içimizde bir yerde, tüm karanlığa rağmen yeniden parlamayı bilen ve bekleyen bir kıvılcım var.
İnsanın başlangıçta yalnızca hayatta kalmaya odaklandığı, zamanla bu deneyimlerini kişisel büyümeye dönüştürebildiği söyleniyor (Zoellner & Maercker, 2006).
Yani iyileşmek bir seçim, bir yöneliş.
“Bundan nasıl daha güçlü çıkarım?” diye sorabilmek.

Ve belki de iyileşmenin en güzel yanı, artık sadece hayatta kalmayıp yaşadığın deneyimin anlamını içselleştirmek; daha derin bir “sen” ile tanışmak.
Bu versiyonun daha şefkatli, daha sabırlı, daha gerçek.
Ve evet, belki biraz daha yorgun…
Ama çok daha bilge.

O yüzden, bir gün her şey dağıldığında sadece “Nasıl toparlanırım?” diye değil,
“Nasıl yeniden var olurum?” diye de sor kendine.

Çünkü asıl iyileşme, geçmişini silmek ya da pişmanlıkla “ah, vah” etmek değil;
onunla birlikte daha iyi bir versiyonunu yaratabilmektir.

Kaynaklar:

  • Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (1996). The Posttraumatic Growth Inventory: Measuring the positive legacy of trauma. Journal of Traumatic Stress, 9(3), 455–471.

  • Zoellner, T., & Maercker, A. (2006). Posttraumatic growth in clinical psychology — A critical review and introduction of a two-component model. Clinical Psychology Review, 26(5), 626–653.